Sanatla Yaşam
ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM

HABER ARA


Gelişmiş Arama

ZİYARETÇİ SAYACI

EGE İLE MÜZİK VE ROMANLARI ÜZERİNE KEYİFLİ BİR

EGE İLE MÜZİK VE ROMANLARI ÜZERİNE KEYİFLİ BİR

Tarih 01 Ekim 2019, 20:11 Editör admin

SOHBET


Levent Ak… Özellikle biz 90’lar kuşağı onu, gitarı ve Latin gırtlağıyla söylediği romantik şarkılarını ezbere bildiği ünlü müzisyen, besteci, şarkı sözü yazarı Ege olarak tanıyoruz. 2017’de bu kez bir albüm değil bir roman, ilk romanı İsyan’ı yayımlayan Ege; bu yıl da ikinci romanı Asil Dede’nin Düğünü’nü okurlarla buluşturdu. Ege ile hem müzik hem roman dedik.

[Haber görseli]

Fotoğraflar: KURTULUŞ ARI

GAMZE AKDEMİR

gamze.akdemir@cumhuriyet.com.tr

Levent Ak… Özellikle biz 90’lar kuşağı onu, gitarı ve Latin gırtlağıyla söylediği romantik şarkılarını ezbere bildiği ünlü müzisyen, besteci, şarkı sözü yazarı Ege olarak tanıyoruz. Ailesinin ısrarıyla 9 Eylül Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldığı dönemde tamamen müziğe adanan Ege, 25 yıldır hâlâ hukuk fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi!

Müzikle yakın ilgisi klavyeli sazlar eğitimi aldığı çocukluğuna dayanıyor. Yıllar sonra tanışacağı Maria Rita Epik’ten uzun süre gitar ve bestecilik dersleri aldıktan sonra ise kendi bestelerini yapmaya başladı. Ve İzmir’de 1994’te “Yaz Aşkım” adlı şarkısının demosu yerel radyolarda resmen patladı!

İstanbul’a gelerek albüm çalışmalarına başlayan sanatçı bir yıl sonra, hatırı sayılır bir hayran kitlesi edinmesini sağlayacak ve 2.5 milyon satacak ilk albümü “Senden Uzak”ı çıkardı.

Müziğin mutfağında yetişen sanatçı, hemen tüm şarkılarının söz ve müziğini de kendisi yazdı. “Senden Uzak”taki dokuz şarkısının da söz ve müziği kendisine aitti. ‘Delice Sevda’, ‘Aşktan Söz Et’, ‘Senden Uzak’ adlı şarkıları unutulmaz yaz şarkıları arasına girdi.

1997’de çıkardığı “Sevildiğini Bil Yeter” albümündeki parçaların düzenlemesinde Ozan Doğulu, İskender Paydaş, Özkan Turgay, Sarp Özdemiroğlu; vokallerde Deniz Seki, Aylin gibi önemli isimler yer aldı.

“Sevdanın Denizinde” (2000), “Aşkların En Güzeline” (2001), “Sonsuza Kadar” (2003), “Bir İzmirli’nin Not Defteri’nden” (2006), “Karnaval” (2008), “Suya Düşen Sesler” (2010) albümleriyle müzik yoluna sağlam adımlarla devam eden, bugün de ara vermediği konserleriyle sevenleriyle buluşan Ege, 30’dan fazla ülkede konser verdi. Şarkıları bugüne dek 10 farklı dile çevrildi.

[Haber görseli]

2017’de ise bu kez bir albüm değil bir roman, ilk romanı İsyan’ı yayımladı.

İsyan’da; küçük bir adada, hayatı masal tadında paylaşırken, farklı yolculuklara sürüklenen dört gencin dostluk hikâyesini; vatanı toprakta değil sevdiğinde bulan, umudu dışarıda değil kendinde arayanların yolculuğunu anlatan Ege; bu yıl da ikinci romanı Asil Dede’nin Düğünü’nü (Alfa Yayınları) okurlarla buluşturdu.

Her iki romanını da şehirden uzakta bulunan bir evde adeta inzivaya çekilerek yazdığını ifade eden müzisyen yazar; romanını “Umudu sağlam tutan, iyi insanların bir araya gelmesi gerektiğini, ancak bir araya gelinirse karanlıklarla savaşılabileceğini anlatan bir roman..." sözleriyle tanımlıyor.

Masallardan, destanlardan ilham alarak, pek çok araştırma yaptıktan sonra kaleme aldığı romanında varlıkların dilini anlama ve konuşma yeteneğine sahip olan; görevi, birbirinin dilinden anlamayanları barıştırma ve iyilikte birleştirmek olan Asil Dede’nin hikâyesini anlatıyor. Ege ile hem müzik hem roman dedik.

[Haber görseli]

- Hukuk okudunuz, müziğe geçiş üniversite yıllarına rastlıyor. O geçişi, süreci anlatır mısınız?

- Hukuk fakültesi benden çok ailemin isteğiydi. Bana kalsa arkeoloji ya da felsefe çok daha heyecan vericiydi. Emir demiri keser dedik ve yalnızca hukuk fakültelerini yazdım üniversite sınavlarında. Sınavlara hazırlanırken çalmayı öğrendiğim gitar, okulun ilk yılında bana hem popülerlik hem de para kazandırınca okuldan giderek soğudum... 3.sınıfa geçtiğimde ailemin tüm bireylerinden izin isteyerek profesyonel olma isteğimi bildirdim. Tek amacım, yaptığım şarkıları daha geniş kitlelere duyurmak sonra okula dönmekti. İlk albüm iki milyonun üstünde satınca hem inanılmaz bir mutluluk hem de sorumluluk doğdu. Biraz daha müziğe vakit ayırarak okula dönme işini erteledim. Yaklaşık 25 yıldır hala hukuk fakültesi üçüncü sınıf öğrencisiyim.

‘YEDİ YAŞINDAN BU YANA OKUYAN VE ÜRETEN BİRİYİM’

- Tam olarak kaç albüm ve single’nız yayınlandı? Kaç ülkede konser verdiniz? Şarkılarınız on farklı dile çevrildi değil mi? Hangi ülkeler olduğunu anımsatır mısınız?

- Bugüne dek dokuz albüm, sayısını hatırlamadığım single çalışmalarım oldu. Hatırlamıyorum çünkü single benim gibi albüm geleneğinden gelenler için ''fast food'' gibi bir şey. Otuzdan fazla ülkede konser verdim. Bestelerim Farsça, Arapça, Yunanca, Azerice, Bulgarca, Sırpça, Fransızca, İspanyolca, Hintçe ve en son Ukrayna diline çevrildi. Arapça, Farsça ve Grek dilinde klasiklere giren şarkılarım oldu. Benim gibi özgür ruhlu birinin şarkılarının pasaport ya da vize almaksızın başka ülke ve kültürdeki insanların kalbine girmesi hem çocukça bir sevinç hem de gurur veriyor.

- Yazı nasıl başladı ve ne zaman müzikle koşut gitmeye başladı?

- Yedi yaşından bu yana okuyan ve üreten biriyim. Kızıl maske ve Zagor’la başlayıp Kemalettin Tuğcularla devam eden okuma serüvenimi orta okulda Rus, lisede Fransız klasikleriyle devam ettirdim. İlkokulda yazmaya başladığım şiirler, lisenin son sınıfına kadar devam etti. Gitarla tanışmam üretim sürecini müziğe devşirmemi sağladı ve beste yapmaya başladım. Bir gün roman yazacağımı bilerek hikâyeler biriktirdim kafamda. Aslında tüm sanat dallarının ortak noktaları var. Doğru hikâye, sağlam kurgu, samimiyet, inandırıcılık ve tutarlılık. Bu ortak noktalar yazmaya geçişte büyük bir avantaja dönüştü. Sadece daha sağlam bir motivasyon, sabır ve emek gerekiyordu.

‘MÜZİKAL SEZGİLERİM YAZIDA YOL ALMAMI SAĞLADI’

[Haber görseli]

- İlk romanınızın adı İsyan. 2017 tarihli. Önemli bir aralığın süzülmesiyle oluştu diyebiliriz sanırım. İsyan’ı anlatın bize?

- 2016’da telefon, televizyon ve internetin olmadığı bir adada yazmaya başladım. İlk başlarda yazdıklarım daha çok hevesli birinin karalamaları gibiydi. O sırada edebiyat dünyasındaki kıymetli dostlarımın fikrini almak üzere yolladım. Gelen eleştiriler son derece olumlu olunca bir hevesle sarıldım yazmaya. İstanbul'a döndüğümde ara versem de geri dönemeyecek kadar yol aldığımı fark edince kitabı bitirmeye karar verdim.

Her yazar ilk romanında cebindekileri harcarmış; Koskocaman bir boşlukta sadece evler, yollar, denizler değil, birbirine örülmüş farklı karakterlere sahip farklı hayatları kurguluyorsun. Bütün bunları yaparken de ortalama bir insanın bilgi, mantık, sevgi ve vicdan süzgecinden geçecek tutarlılıkta ve tutku da olmasını sağlıyorsun.

Böyle bir şeyi düşünmek bile vazgeçmek için yeterli ama içine girdiğimde sezgilerim ve beste yapmaktan gelen deneyimler nispeten kolay yol almamı sağladı.

‘TÜCCAR YA DA POLİTİK RUHLULARIN HOŞLANACAĞI BİRİ DEĞİLİM’

- Romanlarında da boynunu bükmeyen, enseyi karartmayan, yalnızlıklara ve karanlıklara umutla direnen bir kalemin, bir sanatçının izi sürülüyor. Mesel tadında şiirsel bir biçemde yazıyorsunuz. Düş ile gerçek arasında nasıl bir hat kuruyorsunuz? Destanlar ve tasavvuf özellikle yeni romanınız Asil Dede’nin Düğünü’nde metaforik yapıyı nasıl bütünledi?

- Hayat benim için sevdiklerinle çıktığın bir yolculuk. Bu yolculukta muhteşem anılar biriktirdiğin kadar duraksamalar, geri dönmeler, düşmeler de olsa mutlu oluyorsun yanındakilerle. Başına ne gelirse gelsin, yol da belli yoldaş da. Almanın ve vermenin, katmanın ve katılmanın neşesi ve bolluğu çoğaltıyor kısacık ömürlerimizi.

Sadece romanlarımda değil şarkılarımda da hep olumlu baktım hayata. Paylaştıkça çoğalacağımıza inandım. Hayatımın son bir dakikası gibi konuştum ve yazdım şarkıları da romanları da. Nefes alan her canlının değerli ve kutsal olduğuna inanarak, daha iyi şeylere layık olduğunu düşündüm.

Sesini duyuramayanların ortak sesi olmak için çaba gösterdim. Bu sebeple, kula kulluk düzenini reddettim başından itibaren. Cesaretin, umudun, sevmenin ve paylaşmanın merkezine, kalbe dokunmaya çalıştım her zaman. Tüccar ya da politik ruhluların hoşlanacağı bir karakter değilim. Kâr-zarar üstünden yürütebildiğim bir ilişki biçimini reddettim hayatım boyunca. Asil Dede, bu ruh haliyle yazılmış bir roman. Şifacı, bilge, yol gösterici. Kaybetmekten korktuğu tek şey onuru.

Asil Dedeyi yazarken Ergenekon - Balyoz mağdurları ve aileleriyle görüştüm. O karanlık dönemi, resmi tarihin soğuk sayfalarından değil insana dokunarak anlatmak, gelecek kuşaklara ulaştırmanın biricik yoluydu. Yüzlerce masal ve destan okudum kitabın ruhuna can verecek ışıklar bulmak için.Bir tek tasavvuf kitapları karıştırmadım acaba ne alırım diye. Kalbimdeki sesleri yazıya döktüm. İçimde, zekâm, bilgim, görgüm ve yeteneklerimden daha büyük bir şeyin olduğunun farkındayım. Adını koyamam. Siz buna ilham diyebilirsiniz ama ben bir isim veremiyorum. O, sizinle buluşmak için beni kullanan bir varlık. Ben onun fısıldadıklarını size iletiyorum.

[Haber görseli]

“ANA ESİN KAYNAĞIM ATATÜRK VE DEVRİMLERİ”

- Sezgiler, öngörülerle dolu, çok dilli, tüm varlıkları ve mahlukatlarıyla dünyanın, doğanın sesini duyan, dilini konuşan, acıyla yanmış, tevükkülle olgunlaşmış Asil Dede’nin esin kaynaklarını yanı sıra geçmişteki ve günümüzdeki olası karşılıklarını açar mısınız?

- En önemli esin kaynağım Atatürk ve devrimleri. Yok olmaya mahkûm edilmiş bir milleti ayağa kaldıran, kısacık ömrünü ülkesine adayan, devrimci, entelektüel, stratejist, vatansever. Dinleyen, fikir alan, okuyan, araştıran müthiş bir deha. O'nun döneminde var olan bütün doktrinler tarihe gömülürken, kurduğu modernist yaklaşım hala bu ülkenin temel dinamiklerini oluşturuyor. O'nun ruhundan yükselen enerji bu ülkeyi ölümünden seksen yıl sonra bile ayakta tutuyor.

Bugün bunun karşılığı; Atatürk'e ve devrimlerine inanmış, bir arada olmayı yeniden öğrenen, birlikten kuvvet doğacağına inanan Türk Milletidir. Bir tane Atatürk vardı. Geldi, elinden geleni yaptı ve gitti. Bizim yeni bir Atatürk’e değil, onun devrimlerini daha ileriye taşıyacak binlerce, yüzbinlerce Doktor Reşit Galip'lere ihtiyacımız var.

Cebinde istifa mektubunu taşırken korkmadan konuşan, yürüyen, cesaret edenlere. Karanlıklarla mücadele için, yanmaktan korkmayan kandiller aydınlatacak dünyayı. Kurtuluş Savaşının hâlâ bitmediğine inananlardanım: Politik, sosyal, ekonomik ve kültürel bir savaşın tam ortasındayız. Bizi bu kıskaçtan çıkaracak olan, cehaletin ferasetine sığınarak, halka sığır muamelesi yapan politikacılar değil, gücünü Atatürk'ün getirdiği modernizmden alan, aydınlığa yürümeye ant içmiş Türk Milleti olacaktır.

“OKURLAR ‘BU KADARINI BEKLEMİYORDUK’ DEDİLER”

- Konserlerinizde ve imza günlerinde, kitap tanıtım etkinliklerinde, fuarlarda buluştuğunuz okurlardan nasıl tepkiler aldınız? Halkın içinden gelen, halkla birlikte heyecanlanan, onlarla aynı duygu ve tepkilere sahip bir sanatçısınız. Duyarlılıklarınızı, daha iyi bir dünya ve ülke yolunda mottonuzu açmak adına ortamı nasıl gözlemliyor, nasıl okuyorsunuz?

- Kitaplarımı okuyanlarda genel bir şaşkınlık ve aşağı yukarı aynı tepki. ''Bu kadarını beklemiyordum...''. Burada şarkıcılığın dezavantajı çıkıyor karşıma. Kafalarda, şarkı söyleyen bir şöhretim... Ne yazar ki şimdi bu adam? Yazarlıkla ilgili en büyük sıkıntı işte bu önyargıyla başlıyor. Neredeyse dört yıldır her gün yazıyorum ya da yazmaya dair kafamda sorular, cevaplar ,kurgular.Ben yazarlığa alışsam da okuyucunun alışması için zamana ihtiyacım var, farkındayım...

Şarkıcılıktan gelen şöhretin en önemli avantajı ise seninle aynı fikirde olmayan insanların da duyduğu saygı ve sempati. Cübbeli çember sakallı ''Abi senin şarkılarınla büyüdük... '' derken, türbanlı hanımlar sarılarak fotoğraf çektiriyor. Şarkılar sayesinde insanların kişisel tarihlerinde bir yerim olduğunu biliyorum. Bu bile harika bir misyonu hatırlatıyor her an... Farklı fikirlere sahip olsak da aynı ülküde buluşabilmek.

Evinde oturan ya da arkadaşlarıyla birlikte olan Ege'nin dışında insanlara umut veren, cesaret aşılayan, dürüst, onurlu, yaşadığı ülkeye ve değerlerine saygılı bir adam var dinleyenlerin kalbinde. Tam da bu sebepten attığım her adıma ve söylediğim her söze beş kat daha fazla dikkat ediyorum.

‘MÜZİK, TÜCCAR VE SİYASETÇİLERİN UŞAĞI OLDU’

- Geniş dinleyici kitleleriyle ilk buluştuğunuz 90’lı yıllarla bugünün ortamını müzik, sanat ve siyasal ortam bağlamlarında nasıl kıyaslamak olası?

- Söyleyebileceğim en önemli fark şudur; müzik hiçbir zaman, bu dönemdeki kadar, tüccarların ve siyasetçilerin uşağı olmamıştı… 90’larda üniversiteye giden sayısı arttı. Haliyle potansiyeli yüksek kaliteli mezunlar çoğaldı.. Üniversite bitirmiş, insanlar, doğduğu şehirde iş bulamayınca kaliteli beyin göçü oldu büyük şehirlere. İkinci sebep müzik aletlerinin ithalatı serbest bırakıldı. Çocuklar uygun fiyatla müzik aleti almaya ve çalmaya başladı. Sonra da en önemli şans; özel radyolar açıldı. Halk da radyoları sahiplendi çünkü TRT’de hiçbir zaman dinleyemeyeceği sanatçıları hiçbir sansüre takılmadan dinlemeye başladılar.

Tüm bunlar üretimi teşvik etti, müziğe ilham sağladı. Üniversitede okuyan/okumuş, müzik aleti çalan gençler bir çeşit kent ozanı oldular çünkü neredeyse tamamı kendi bestelerini söylediler. 90’lar bu anlamda çok önemliydi Türkiye için çünkü yılda ülkede ve yurtdışında toplamda 250 milyona yakın kaset ve cd satmaya başladı. Ciddi bir müzikal ihraç başladı o dönem Ortadoğu ve Balkanlara. Bacasız sanayii yaratılmıştı; Sony’si, Universal’ı Türkiye’ye geldi.

Teknolojinin, nereye gideceğini sezmemek, öngörmemek bugünkü müzikal sıkıntıyı doğurdu. Ne olabilirdi ? Her şeyden önce telif hukuku, internet hukuku işlemeye başlamalıydı.Suç ve ceza tanımlamaları yapılmalı ve yaptırımları devreye girmeliydi.

Anımsar mısınız, ABD’de bir üniversite öğrencisinden 1.5 milyon, diğerine 1 milyon dolar ceza kesildi. Mesaj neydi; Biz sanatı yasalarla koruyoruz. Suç işlerseniz acımayız! Ondan sonra ne oldu? ABD’de son on yılda ortalama albüm satışı yüzde 40 düştü ama gelirler yüzde 60’ın üstünde arttı. Türkiye’de bu olmadı maalesef.

- Örgütleri, Sendikaları. Birlikleri bu anlamda nasıl buluyorsunuz?

- Bana göre MESAM, MSG, MÜYORBİR… Bence hepsinde de şarkıcı ve bestecilerin kuracağı yönetim kurulu sadece temsili olmalı çünkü bu profesyonel bir iş. Konsere giderken, beste yaparken ya da stüdyoda çalışırken bölünürsün. Her iki işin de hakkını veremezsin. Orada sadece profesyonel ekipler ve avukatlar çalışmalı, işleri yürütmeli. Yönetim kurulları da denetlemelidir.

Sanatçılar toplumun saygı duyduğu varlıklardır. Yaşanan sıkıntıyı halka doğru anlatmak gerekir ki bir kamu gücü oluşsun. Sanatçı, bu saygıyı sürdürebilir kılmak için, şöhretini siyasete değil, siyasetini sanata yansıtmalıdır. Bazı isimler siyasete, siyasetçileri de bu kurumlara bulaştırdığı halde yasaların çıkmaması, yöntemin de yönetim anlayışının da işe yaramadığını gösteriyor.

[Haber görseli]

‘İMAMOĞLU’NA ŞARKI YAZDIM ÇÜNK܅’

- Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanlığı seçiminin halk arasında infial yaratan bir kararla iptal edilmesi sonrası mazbatası geri alınan Ekrem İmamoğlu’nu destekleyerek bir şarkı yazdınız. Nedenini burada da söylemenizi rica etmezsem bana da gazeteci demezler...

- Bu şarkıyı bir partiyi ya da politikacıyı kendime yakın bulduğum için değil, tümüyle haksız bir yaklaşıma tepki olarak yaptım. İnsanların parasını, malını çalabilir, kandırabilirsiniz, cezası bellidir. Mağdur çalışır çabalar yerine koyar, hayata devam eder. Bir milletin hakkını çalarsanız, iradesini, duruşunu, umudunu çalarsanız. Halkın elinden yaşama becerisini, hayat sevincini, seçilmişin karşısındaki gücünü alırsınız. Bu şarkıyı yalnızca bu ülkede yaşayan bir yurttaşın tepkisi olarak yazdım.

‘100. YIL ONURUNA ON SENFONİK ESERDEN OLUŞAN KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI YAZIYORUM’

- Yeni tasarılarınızı sorarak bitirelim söyleşimizi.

- Kış dönemi konserlerimiz başladı. Önümüzdeki üç ay boyunca her pazar imza günlerimiz olacak. Kurtuluş Savaşının yüzüncü yılı dolayısıyla on senfonik eserden oluşan Kurtuluş Savaşı destanı yazıyorum. Amacım, ilk ve son kurşunun atıldığı İzmir'den yola çıkarak böyle bir eseri Türkiye'ye hediye etmek... Bunu kendi adıma bir misyon olarak gördüm çünkü 100. Yılda Kurtuluşu Savaşı hala anlatılamadı, anlaşılamadı. Savaşın bittiğine inanmıyorum. Ekonomik, politik, kültürel savaş hala devam ediyor. Komşularımızın sınırları değiştirilmeye çalışılırken ana hedefin Türkiye olduğunun farkında olanlardanım. Gelecek nesilleri uyanık tutacak en önemli araçlardan biridir müzik. Kurtuluş Savaşı Destanını, insan hayatı üzerinden anlatmanın tarihler, rakamlar ve haritalar üzerinden anlatmaktan daha etkili olacağına inanıyorum.

Asil Dede'nin Düğünü / Ege / Alfa Yayınları

İsyan / Ege / A7 Kitap

Bu haber 187 defa okunmuştur.

Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

SOYLEŞİ

Küçük büyük dev adam

Küçük büyük dev adam Naim Süleymanoğlu

Asfaltın Kralları

Asfaltın Kralları Saf adrenalin!
ÖĞRETMENLER GÜNÜ YAKLAŞIRKEN21 Kasım 2019

HAVA DURUMU

GİRESUN

SİTE ÖNERİLERİ

___www.sanatadair.com___


RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi